35'LİK DELİKANLI

 

YARANIN ÖNCESİ

 

Ayak yarasi 1

 


Ayak yarasi 2

 


Ayak yarasi 5

 


Ayak yarasi 3

 

 

YARANIN SONRASI

 

 

Ayak yarasi 9

 


Ayak yarasi 8

 


Ayak yarasi 7



Yirmili yaşlarda başlayan şimdilerde 35 yaşında olan hastamızın hikayesini anlatacağım. Aslında anlatılacak yine çok şey var insan neresinden başlayacağını bilemiyor ama ben bu hikayelerin bana çağrıştırdığı zamanlara giderek başlamak istiyorum. Orta Çağ’da cerrahların aslen berber olduğu zamana...


Şimdi görüyoruz ki hâla bazı yerlerde, bazıları Orta Çağ ilkelliğinde yanlış müdahaleler yapmaya devam ediyor. Yaptıkları bu yanlış müdahaleler elbet bu süreçleri iyice zorlaştırıyor. Bu hastamızın hikayesi aklımıza Fransız harp cerrahı (berber asıllı cerrah) Ambeoise Pare’i getiriyor. Ve dönüp ona bir kere daha teşekkür etmeyi borç biliyoruz. Harp meydanındaki gözlem ve tecrübeleri onu günümüzde cerrahinin babası haline getirdiğini geiyor aklımıza. Onun o şartlarda neleri başarıp değiştirmeye çalıştığı ama günümüzde bu kadar imkanla nelerin yanlış yapıldığını düşünüyor insan.

Ameliyat olması gerektiği söylenen hastamızın ameliyatı ilerleyen dönemde ilk fırsatta yapılıyor. Sonra yaşadıkları başına gelenler ilkel yaklaşımların birçok yanlışın devam ettiğinin kanıtı oluyor adeta. Kapanmayan kronik venöz ülserleri ile başı derde giriyor. Uzun bir tedavinin ardından zorluklarla geçirilmiş 4 yılın ardından kapanıyor yarası. Yara kapandıktan 2 sene sonra tekrar açılıyor. Yara ile devam eden sıkıntılı süreçe DVT (Derin Ven Trombozu ) ve Akciğer Embolisi ile ciddileşiyor tablo. Bu süreçte kalbinin kapakçıkları da hasar görüyor. Ve başlıyor 4 yıl daha zorlu bir mücadele. Çeşitli ameliyatlar, müdehaleler yapılıyor.

Gençlik yıllarının en güzel zamanları hastane koridorlarında geçiyor.  “Yurtdışından yaraları kapatacak ilaç getireceğiz” diye ilaçlar veriliyor.  Bu uğraşları çok sonuç vermiyor. Sonrasında  onlarca çeşit tedaviye, kreme, yara örtüsüne devam ediyor. Kendi araştırdığı tedavi ve uygulamaları yaptırıyor defalarca. Her dehasında ise başarısızlık.

Bana anlattığı adeta kan donduran şeylerin en başında ise bir yara merkezinde, pansuman yapan kişilerin aynı eldivenle altı hastaya dokunmasını, aynı alet ve araçları farklı hastalarda kullanmalarını anlatması oluyor . Kağıt kesilecek makasla şeker hastası olan bir hastanın etini kesip aynı makasla gelip başka hastaya sargı bezi kesmesini anlatıyor . O böyle alışılmışlığın verdiği ses tonu ile anlatırken , 21. yüzyılda bu mesleğin onuruna, kutsallığına yakışmayan bu kurumlardan  olması insanı derinden üzüyor. Elbet işini hakkıyla yapan tüm sağlık çalışanı camiasını da...

Hasta bizim pansumanımızda sadece kendisi işin 4 çift eldiven değiştirdiğimizi görünce anlatttığı bu anektod bir kere daha utandırıyor bizleri bir başkasının adına. Sürecimiz hastada ki tüm problemlerin detaylı tetkik ve analizi ile başlıyor. Müdehale ve gerekli operasyon planlanıyor. Önce sorunun kaynağına ulaşmak ve sonrasında tahribatı onarmak hedefimiz oluyor. Ameliyat sonrası profesyonel tedavimiz başlıyor. Bu süreçlerin zamanı gün gün planlanıyor. Müdehaleleri yapıp yara iyileşme sürecini kontrol altına aldıktan sonra hastalarımızı online takip etmeye, her sorularını cevaplamaya çalışmaya devam ederek sonrasına düzenli kontrollerimizi yaparak sonlandırıyoruz sürecimizi. Nasıl beslenmeleri gerektiğinden ne kadar su içmeleri gerektiğine kadar anlatıyoruz. Hep dediğimiz gibi ailemizden biri gibi davranıyoruz . Gibi değil öyle de hissediyoruz.

Bu hastamızın yarası kapandı. Onun durumunda ki gibi herkese ders olması açısından paylaşıyoruz. Hasta insan hep daha hassas insan oluyor. Kimse iyileşme umudunuz ile yaralamasın sizi. Umudunuzu, ümidinizi en başta iyileşmeye olan inancınızı bozmasın. Hep en doğruya, en güvenilire güvenin. Biz elimizden geldiğince sizin yanınızdayız.

Sağlıcakla Kalın


BİR GEMİ ADAMI

 

Bu sefer hayatı denizde geçmiş bir gemi adamının hikâyesini paylaşacağım sizlerle. Aslında tıbbi hikâyesi çok çok eskilere dayanıyor daha doğrusu genetik geçişle aldığı bir hastalığa sahip olduğu için her şey daha doğmadan başlıyor. Ne acı ki hastalık etkeni dışardan bir uyaranla değil de vücudun kendi kendine açtığı bir savaş olunca mücadele her zaman daha çetin geçiyor. Bu çetin mücadele çetin bir hastalık ile başlıyor.

Behçet Hastalığı teşhisi olan bu hastamızın durumu da tam olarak böyle oluyor. Behçet hastalığını biraz açıklayacak olursak en basit haliyle tüm dolaşım sistemi etkileyen bir hastalık diyebiliriz. Kan damarı enflamasyonu olarak da bilinen, kronik vasküler-enflamatuar multisistemik bir hastalık olan Behçet’i bularak, milyonlarca hastaya umut ışığı olan profesör unvanlı ilk Türk akademisyen Ord. Prof. Dr. Hulusi Behçet’i büyük bir saygıyla anıyoruz yine yeniden…

Deri ve zührevi hastalıklar alanında yaptığı birçok özgün çalışmayla kendi isminin yanı sıra Türkiye’nin adını da dünyaya duyurduğunu ne kadar çok çalıştığını ne kadar çetin bir mücadele verdiğini biliyoruz. Ord. Prof. Dr. Hulusi Behçet, 59 yıllık ömrüne yaklaşık 196 eser sığdırdı. Birçok ulusal ve uluslararası kongreye orijinal makaleleriyle katılan Hulusi Behçet, Türkiye’de “Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği Arşivi” dergisinin yayımlanmasını sağladı. Türkiye’nin adını tüm dünyaya duyurdu.

Bugün onun sayesinde birçok şeyi bilebiliyoruz. Bu kısa anekdottan sonra hastamızın hikâyesine geri dönecek olursak, Otoimmün bir hastalığı olduğu için kendi vücudu kendine çetin bir savaş açıyor ve diğer tüm sistemi elbet etkiliyor.

Hastamız bize ilk geldiğinde ilk gençlik yıllarında gittiği çok başarılı bir hekimden bahsediyor.

“Senin hastalığının şu an çözümü yok, hem maddi hem manevi kendini yorma”

nasihatını dinlediğini anlatıyor.

Aslında bu cümlede gizli bir uyarıda bulunuyor. Çaresi olmayan bir hastalığının olduğunu ve eğer yardımcı olmayacaksak hiç başlamamamız gerektiğini ifade ediyor.

Elbet yıllarca yaşadığı, araştırdığı hele kulaktan dolma bilgileriyle profesörlük! taslayan o herkes yok mu onların da söylemleriyle umutsuz bir halde ve eşinin ısrarıyla bizim kapımızı çalıyor.

Bu hastamızın hem Behçet hastalığı hem Buerger, tıp dilindeki adıyla Tromboanjiitis Obliterans (TAO), (atardamarların yapısında tıkanma, dolaşım sıkıntısı). Bu problemlere ilaveten Venöz problemi de olmasın dediğimiz hastanın Venöz problemi de eklenince üstüne Venöz Ülserinin olması DVT ( Derin Ven Trombozu) geçirmesiyle damar kapakçıklarının da bozulmasıyla yine çözmesi zor olan bir denklem halini alan Vaka karşımızda oturuyor. Tüm umutsuzluğuyla...

Umutsuz bakan gözlerin o ağır sorumluluğunda başlıyor tüm süreç. Bize güveniyor ama artık güvenmekten de yorulmuş bir vaziyette başlıyor sorduğumuz her bir detayı anlatmaya. Detaylar o kadar önemli ki, toplardamar için yaptığımız bir müdahale örneğin dörtlü bandaj atardamarların durumunu iyice sıkıntıya sokabilecek, kontrendike bir durum yaratabiliyor.

Söylüyoruz elbet bu iş sabır işi diye.

Tetkikler sonucu planlanıyor operasyonlar. Behçet hastalığı için takip ve ilaçların düzenlemesi, atardamarların tıkanıklığı ( Buerger ) için müdahale ( Sempatektomi ve Kök hücre). Sonrasında yaranın bakımı ve pansumanı ile devam ediyoruz. Hastamız tedaviler ile iyice toparlanan yarasına uluslararası gemide çalışmaya dönerek devam etmek istediğini söylüyor ve başlıyoruz haftalık online olarak takibe derken 2 ay sonra acil ilk uçakla tekrar geri geliyor bu sefer başımız Venöz Damarlar ile belada. Aktif bir pıhtı ile karşı karşıyayız elbette tüm ısrarlarımıza rağmen bırakmadığı sigara durumu iyice çıkmaza sokmuş...

Venöz yetmezliği için hemen operasyon planlanıyor. Bu süreç multidisipliner bir yaklaşımla devam ediyor. Başarılı bir operasyon ( Venöz kapaklara müdahale ) sonrası yara tedavisinde kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu sefer direktiflerimizde neden ısrarcı olduğumuzu biraz saha anlamış halde süreci ilerletiyoruz.

Çalıştığı şirket endişe edip sağlık durumunun uygun olmaması sebebiyle yollarını ayırdığını belirtmiş hastamıza. Tek amacı iyileşmek ve çok sevdiği işine, gemiye geri dönebilmek oluyor hastamızın. Ve sabırla titizlikle yürüttüğümüz tedaviler sonunda yaramız da kapanıyor. Detaylı sağlık taramasından geçerek “Çalışabilir” raporunu alıyor.

Genetik geçişe müdahale edemesek bile çevresel şartları düzenlemek bizim elimizde. Öyle doğduk diye öyle olmaması ya da daha az etkilenmek bizim elimizde. Klinik tecrübelerimde gördüm ki ülkece

“Genetik”

Kelimesini çok seviyoruz.

Güzel bir paravan oluyor sağlıksız yaptığımız, yaşadığımız her şeye. Biraz da kolaya kaçıp vicdan rahatlatıyoruz. Ne kadar da kolay diyebiliyoruz genetik diye...

Günah keçimiz çoğu zaman genetik oluyor. Bu hastada detaylı inceleme ve müdahaleler sonucu sağlıklı bir şekilde süreci tamamladık. Birçok hastalık ile aynı anda uğraştık. Diğer hastalıklarını da tetikleyecek “Genetik” bir hastalığı vardı ama çok fazla sigara içmeyi, egzersiz yapmamayı kendi tercih etmişti. Unutmayalım ki tercihler hayatımızı belirler, şekillendirir. Hepimiz artık hastalıklar için atamızı, dedemizi suçlamayı bırakalım, bir şeylerin arkasına saklanmayalım. Nasıl kendimize yardım edebiliriz bunu düşünelim.

Eğer bunu başarabilirsek bizden sonraki nesillere daha güzel bir genetik miras bırakabiliriz.

 

Behcet hastaligi yarasi oncesi

 

 

 Behcet hastaligi yarasi oncesi 1

 

 

AĞRIYI NORMALLEŞTİRMEK

 

Bu sefer portakal bahçelerinden İstanbul’a uzanan genç erkek hastamızın hikâyesini paylaşacağım sizlerle...

Hastamıza on iki sene önce DVT ( Derin Ven Trombozu) teşhisini koymuş meslektaşlarımız. İki ayağında damar tıkanıklığı mevcut. Antalya’da "gitmediğim doktor kalmadı" diyor hastamız. "Ameliyat yöntemi mevcut değil" denilmiş. Uzun yıllar böyle devam edebilmiş. Zaman zaman ağrısı olsa bile normal olarak varsaymış bu durumu. Ağrıyı normalleştirmiş. Hayatının bir parçası, rutininde olmasını böyle yaşamayı kabul etmiş. Belki de etmek zorunda kalmış. Ne kadar acı, ağrıyı normalleştirmek. Ağrıyla yaşamaya alışmak. Uzun yıllar böyle devam ederken ufak bir yara oluşmuş bacağında. Önce çok önemsememiş, bir yere vurdum herhalde diye düşünmüş. Hakikatte ise maalesef ki bu kadar masum olmadığını anlamış. Yarası venöz sıkıntısı (venöz ülser) sebebiyle oluşmuş.

Venöz Ülser’i bacak toplardamarlarındaki yetersizlik nedeniyle genellikle ayak bileği çevresi ve bacakta açılan yara şeklinde açıklayabiliriz. Halk arasında varis yarası olarak bilinirler. Genellikle çok zor iyileşmesi ve tekrarlayabilmesi ile karakterizedirler. Bu genel tanımdan sonra gel gelelim yara nedir sorusuna?

Sahi neye yara diyoruz?

Binlerce yara çeşidi var. Bazen minik bir travma sebebiyle çabucak iyileşen hiç ciddiye almadığımız kendi halinde iyileşmeye bıraktığımız bir çoğumuzun başına gelen ile bu hastamızın yara dediği şey aynı mı sizce?

Yara nedir bunu anlayabilmek için tarih öncesi devirlere gidiyoruz. Mağara duvarlarına resmedilmiş detaylarla başlıyoruz anlamaya. Sonrasında Fransa ve Peru’da yapılmış olan kazılarda 7000-10.000 yıl öncesine ait iskeletlerde kafatası kemiklerinde trepenasyon ( kafatasına açılan delik ) yapıldığı belirlenmesi büyük bir yankı oluşturuyor tıp dünyasında.

Mezopotamya’da Babil Kralı Hamurabi’nin kitabelerinde ise çeşitli tıbbi reçeteler bulunması ile devam ediyoruz. Milattan Önce 1500’lere ait papirüslerde

İrrite ise sakinleştir, sert ise yumuşat, sıcak ise soğut, şiş ise söndür, ağrılı ise rahatlat”

sözü yara bakımındaki yaklaşımı bize özetler nitelikte. Ne temel ne önemli yaklaşım.

Eski Mısır’da yine MÖ 1550 yıllarda Ebers Tıp Papirüslerinde tıp bilgilerini içeren en eski ve en önemli yazmada, 900 kadar reçete bulunuyor. Bu papirüslerde yara ve yanıklarda kullanılan ilaçlardan bahşedilmiş. Eski Yunanistan Tıbbı milattan 1250 yıl önce yaşamış Aesculapius ile başlayıp milattan 460 yıl önce doğan Hipokrat ile devam etmiştir.

Kim duymamıştır ki Hipokrat’ı. Eski tarihi metinlerde

“Yeteneğim ve hâkimiyetim ölçüsünde hastalarımın iyiliği için tedaviler önereceğim ve asla kimseye zarar vermeyeceğim”

diye andı olduğunu bildiğimiz, meşhur Hipokrat Yemininin isim babası. Kimseye zarar vermemek andı o kadar önemli ki. O kadar çok canımız yandı ki verilen zararlardan. Bugün hâlâ daha, mezun olan doktorlarımızın bu yemini etmeye devam ediyor. Ve yine tarihi metinlerde yazılanlar bize söylüyor ki; Hipokrat, tapınaklarda bulunan ve zehirsiz olan yılanlar ile hastaların yaralarını yılanlara yalatarak tedavi tekniği geliştirmiştir. Hipokrat ayrıca yaralarda katran kullanarak antiseptiği ilk uygulayan hekim olmuştur.

Yarada primer, sekonder iyileşmeyi tanımlamış, balı kirli yaraların temizlenmesinde kullanmıştır.

Bu noktada ufak bir açıklama yapma gereği hissediyorum.

Hipokrat Antik Çağ’ da yaşamış tıp hekimi. O zamanın şartları ile yaptığı tedavi yöntemleri takdire şayan ama bugün hâlâ enfekte yaraya bal süren hasta ile karşılaştığımızda bu uygulamanın yanlış ve riskli olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Maalesef

Hastalık yoktur, hasta vardır”ı

hatırlatmamız gerekiyor.

Şu an bir yaraya müdahale edebilmek için altta yatan sebebi iyi araştırmalı, doğru tetkikler ile tanı koyabilmeli ve tedaviye her hastada öznel ve biricik olduğu anlayışı işe başlamalıyız. Bir yarada enfeksiyon varsa bal süremeyiz. Yarada mikroorganizma üreyebilir, böyle yaklaşımlarla tedavi etmemeliyiz böyle tedavi edilmemeli. Bal demişken sülük uygulamasının zararlarına ve uygulama sonrasında daha da kötüleşen yüzlerce vakanın olduğunu belirtmek istiyorum ve bu açıklamayı yapmayı borç biliyorum tüm herkes için.

Hipokrat bu uygulamaları İlk Çağ’ da yapıyordu maalesef ki günümüzde hâlâ devam ediyor. O çağ için "yanlıştı" diyemeyiz ama bu çağda bu kadar ilkel yaklaşamayız tedavilere.

Yani yara tedavisi insanlık kadar eski ve önemli bir mesele olduğundan sürekli gelişen, yeni yaklaşımlar ile devam eden ve sonu olmayacak şekilde ilerleyen bir süreç. İnsanlıkla başladı ve insanlıkla devam ediyor ve edecekte...

Bir cerrah olarak yarayı hafife almamalıyız.

Bu hastamızın hikâyesi tam olarak böyle başlıyor. Hafife aldığı yara git gide büyüyor. Ağrıları artıyor ve çaldığı kapılar bir çözümü yok diyorlar. Verilen bir krem yarayı iyice büyütüyor, hastamızın kendi ifadesiyle adeta kurşun yarası haline getirdiğini söylüyor.

Daha sonrasında Dermotoloji hekimine yönlendiriliyor burada ise Livedoid Vaskülit tanısı alıyor. Damar tıkanıklığı olan hastalarda olabiliyor diye açıklama yapılıyor. Kafası iyice karışan hastamız sonrasında ise bizimle tanışıyor. Öncelikle damar tıkanıklığı için operasyon planlanıyor. Sonrasında yara tedavisine başlıyoruz. Yukarıda uzun uzun tarihçesini anlattığım yara tedavisine…

Alman Cerrah Thedor Billroth,

“Bir cerrah için en önemli gereksinim yaraların uygun tedavisidir “

der.

Biz de ekip olarak yarasının uygun tedavisine başlıyoruz. Biz de diyoruz ki:

"Her yara aslında hastalığın kimliğidir".

Bize çok şey söyler. Yara en büyük ipucudur. Somuttur, gözünüzle görebilirsiniz. Tiksinmeden, yüksünmeden bakabilmeliyiz yaraya çünkü çözüm oradadır.

Bazı hastalarda enfeksiyon varlığında çok ağır koku olabiliyor. Zaten durumuna üzülen ve bu durumdan rahatsız olan hastaya hep daha dikkatli davranıyoruz. Çözüm odaklı yaklaşıyoruz. Operasyon sonrası dikkat etmesi gereken her şeyi detaylıca anlatıyoruz.

Pansuman eğitimini verip Akdeniz’in incisi Antalya’ya uğurluyoruz hastamızı.

Online olarak yaptığı pansumanı ve yarayı takip ederek tamamlıyoruz süreci.

Hep söylediğimiz, tüm hastalarımızın bildiği çok önemli şeyi tembihliyoruz hastamıza. Yürüyüş yapıp bol su içmesi gerektiğini anlatıyoruz tekrardan.

Bugün yarası tamamen kapandı. Ağrıları dindi.

Bir dahaki gelişim "bir çayınızı içmek için olacak" diyor.

Tebessüm ediyoruz, mutlu oluyoruz yine yeniden aldığımız bu sonuca.

Bazen ufacık bir yara çok masum gözükür gözümüze ama korkutucu sonuçlar doğurabileceğini aklımızdan hiç çıkarmamalıyız. Birçoğumuzu korkutmayan yaralar dolaşım sıkıntısı olan hastalarımızda kâbusa dönüşebildiğini unutmamalıyız.

“Yara meselesi” tüm tıp dünyasının hâlâ kanayan yarası.

İlk Çağdan günümüze kadar herkesin yorum yaptığı illa söyleyecek söz bulduğu kanadıkça kanayan yaramız. İnsanlık var olduğu sürece bir şekilde travma alıp belki zararsız, masum belki ciddi, tehlikeli onlarca yara ile karşılaşacağız.

Şunu unutmayalım ki, en doğru yaklaşım başkasının, konunun komşunun tecrübesi değil. Onun sürdüğü krem, onun içtiği ilaç çözüm değil. Bu yaklaşım doğru değil. Alanında uzman sağlık profesyoneli ile doğru adımları atabilmek. Doğru tanı ile doğru tedaviyi alabilmek çözüm.

Hastalık adları aynı olsa bile her hastanın durumu ayrı unutmayalım. Yara tedavisi hakkında söylenebilecek onlarca söz var. Tarih boyunca da söylenildi ve böyle de devam edecek. İlkel hiçbir yaklaşım ile tedaviye yanaşmayalım. Hayatınız boyunca maddi-manevi hiçbir yara almamanız dileğiyle, sağlıcakla, sevgiyle kalın…

Livedoid yarasi 1

 

Livedoid yarasi 2

 

 

YAŞAMAYI UNUTUYORUZ

 

Bu sefer 84 yaşında bir hanımefendinin hikâyesini paylaşacağım. Yaşını belirttim çünkü bugün “yaş almayı “ konuşacağım. Bugün sizlerle Gerontoloji’yi konuşacağım. Sonrasındaysa aslında yaşlılık deyip normal varsaydığımız ne çok yanlış kanının bizleri yanlış yönlendirmesinden, göz ardı ettiğimiz birçok şeyin ne kadar da önemli olduğundan bahsedeceğim…


Gerontoloji nedir diye genel bir tanımlama yapacak olursak; yaşlanmanın ve yaşlılığın bilimidir diyebiliriz. Bu terimi ilk defa 1903’te tıp dalında Nobel Ödülü olan Rus bilim insanı İlya Meçnikov kullanmıştır. Geron (ihtiyar) , logos (bilim) kökünden gelmektedir. Ülkemizde ve Avrupa’da anabilim dalı olarak çeşitli üniversitelerde okutulmaktadır. Gerontolojinin bu konuma gelişinin başlıca sebebi, sürekli uzayan yaşam süresine bağlı yaşlı nüfusunun artışıdır. Gerontoloji interdisipliner bir bilim dalıdır, yani farklı bilim dallarında yaşlanma ve yaşlılık incelenmektedir. Gerontoloji bilimimin bu teorik açıklamasının ardından gelelim hayatın içinde neyi hedeflediğine.


Var olmaya başladığımız andan itibaren yaş almaya başlıyoruz. Evet, yaş alıyoruz ama yaşamıyoruz. Hayattın rutin akışında yaşamayı unutuyoruz. Hayatı dolu dolu yaşama konusunda milletçe sınıfta kalıyoruz. Ne çok üzülüyoruz, ne çok hayal kırıklıkları ne çok pişmanlıklar biriktiriyoruz. Ne az anlayıp ne çok yargılıyoruz. Ne çok sinirlenip ne az seviniyoruz. Ne az empati yapıp ne çok suçluyoruz. Gülümsemeyi ne çok ihmal ediyoruz. Ne çok biriktiriyoruz ne kadar az veriyoruz. Halil Cibran, “ Vermenin hazzını, mirasçılarınız değil siz yaşayın” derken verebilmenin o eşsiz hazzını öğütlerken ne çok öğütlere kulak tıkıyoruz. Sahi biz büyürken neleri kaybediyoruz. Bir bebeğin mücadelesini, bir çocuğun merakını bir gencin ilk heyecanlarını nasılda yitiriyoruz. En acısı ise bu kayıplarımızın farkına bile varamıyoruz. Sorumluluklar altında eziliyor, makineleşiyoruz. Ama insanoğlunun duygusal bir varlık olduğunu unutuyoruz. Çoğu zaman ise unuttuğumuz, göz ardı ettiğimiz ruhumuz bizden intikamını alıyor. Bu hastamızda da durum böyle diyebiliriz. Eşini kaybettikten sonra hayata karşı ciddi bir umutsuzluk, mutsuzluk hali içine giriyor. Daha önce ona keyif veren yapmak istediği her şey tahammül edilemez bir angarya olarak geliyor. Yaşlılığın normali saydığımız her şey bu noktadan sonra artıyor. Yaşlılara depresyonu dahi yakıştıramıyoruz. Onlar hep bilge hep tecrübeli hep sabırlı ve tek görevi bizlerin depresyona girmesini önlemek bizlerin mutluluğunu öncelemek olduğunu düşünerek hareket ediyoruz. Ne çok duymuyoruz o sessiz çığlıklarını. Hâlbuki literatüre baktığımızda bilimsel gerçekler yaşlılıkta depresyon oranının arttığını söyler. Depresyon yaygınlığı toplumda %5-8 iken 65 yaş üstündeki popülasyonda bu oran %15’tir. Depresyon için tanı ölçütleri yaş gruplarına göre farklılık göstermemektedir. Ancak klinikte farklı özellikler göze çarpabilir. Örneğin bazı hastalarda uyku ve iştah değişiklikleri ve enerji azalması gibi tipik belirtiler, çökkün duygudurum, ilgisizlik gözlenirken bazı hastalarda özellikle 80 yaş üstünde belirtiler daha farklı olabilir. Hasta çökkünlük ve üzüntü tarif etmeyebilir. Sinirlilik, huzursuzluk ve içe çekilme gözlenebilir. Bazı durumlarda maskeli depresyon ve depresyon eşdeğerlerinden söz edilebilir. Örneğin çökkünlük tarif etmeyen ve depresif görünmeyen bir hasta kronik ağrı ve yorgunluktan yakınabilir veya sürekli sağlığından endişelenen bir hali olabilir. Yaşlı hastalarda depresyonun duygusal belirtilerinden çok somatik ( bedensel) ve kognitif (bilişsel) belirtiler ön plandadır. Çökkünlük tarif etmeyen yaşlılar hiçbir şey hissedemediklerinden veya ilgilerini ve zevk alma kabiliyetlerini yitirdiklerinden bahsedebilirler. Yaşlıların duygusal belirti tarif etmemeleri “üzüntüsüz depresyon” gibi kavramların kullanılmasına yol açmıştır. Aslında hep söylenilen tüm hastalıkların başı stres kavramına götürüyor bizi bu tanımlar. Bizim gerontolojiyi ve geriatrik bireyin psikolojisini anlatmamızdaki temel neden bu hastamızın fiziksel sorunlarının eşini kaybetmesinden sonra ortaya çıkıyor olmasından kaynaklanıyor. Bazen inanılır gibi gelmez ama sebep o kadar basittir ki. Eş kaybı, çocuklarda ve torunlarda olabilen maddi – manevi problemler, yaşanılan kayıplar bireyi hasta edebilir. Ruhtaki sessiz çığlıklara kulak tıkayan beden, fiziksel problemlerle karşılaştığında ruhtaki bu rahatsızlıkların gözle görülür halde var olduğunu kanıtlar. Hastamız kızlarıyla muayeneye geldiğinde hastamız olan hanımefendinin gözlerinden okunuyor bıkkınlığı. Böyle bakışlarında tarif edilemez bir şey gizli. Fiziksel rahatsızlıkları var ama kaynağını hemen anlamak kolay değil. Detaylı anemnez alınıyor daha önce yapılan tüm tektik ve rapor sonuçları detaylı inceleniyor. Kronik hastalıkların varlığı ve bize geldiği şikâyetiyle tetikleyici mi bunu öğrenmeyi amaçlamak için detaylı sorular soruluyor. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi ruhta açılan yaralar fiziksel olarak bedene de zarar verebiliyor. Bu hastamızda olduğu gibi ayağında geçmeyen yarası mevcuttu. Her şeyi sadece psikolojik sıkıntıyla açıklamak yanlış ama psikolojik sıkıntıları göz ardı ederek açıklamak ise daha yanlış…


Hastamızın tedavisine başladık. Ekibimizdeki psikoterapist ile görüşmeler planlanıldı. Geriatrik bireye multidisipliner bir yaklaşımla yaklaşarak hem ruhunda ki hem bedeninde ki yaraları iyileştirdik. Sevgi her derdin dermanıdır. Son yapılan araştırmalar ölümcül hastalıkların çoğunun sevgisizlikken kaynaklandığını göstermektedir. Sevgi bazen ölüme bile dur diyebiliyor. Sevgi, ilgi, şefkat her şeyin ilacı oluyor. Son yıllarda bir bilim dalı olarak Gerontolojiye gerekli önemi vermeye başladık. Bu alanda yapılacak hem akademik hem de pratik çalışmalar ile yaşlanan bireye ve topluma daha doğru bir bilinçle yaklaşabiliriz. Patolojik olan birçok şeyi yaşlanmanın doğal sonucu olarak algılamamalıyız. Öncelikle ruhsal sağlıklarını sonrasında bedensel iyilik halleri için onları anlamak, empati yapmak şart. Unutmayalım ki ruh hasta olmadıkça beden yatağa kolay kolay düşmüyor. Yaşlanma çok doğal ve olağan bir süreç, doğal olmayan şey bizim yaklaşımlarımız yaşlanmayı hastalık olarak algılamamız. Bu algılardan arındığımızda daha sağlıklı ve başarılı bir yaşlanma süreci yönetebiliriz. Bu hastamızda sağlığına kavuştu. Gözündeki o umutsuzluk bir nebze olsun rahatladı.

Son olarak, ‘’Hoşgörümüz kadar genciz, önyargılarımız kadar da ihtiyar’’ olduğumuzu unutmayalım. Tüm her şeyi hoşgörü ile karşılayabilmek ve Sağlıklı yaş alabilmek dileğiyle…

 

Yaranin onceki hali



Yaranin sonraki hali

 

 

HEM SİNİRLİ HEM DE İSYAN DOLU

 

Çok uzaklardan tedavi için gelmiş hastamız karşımızda. 50’li yaşlarda erkek hasta. Tüm yaşadığı tedavi süreçleri onu iyice yormuş. Hem sinirli hem içi isyan dolu ama ne olursa olsun o umudun eşsiz varlığıyla da karşımızda. Tavırları keskin, yer yer agresif. Acıdan ve ağrıdan muzdarip. “Ne olur beni kurtarın diyor”. Omuzlarımıza, zaten hep fazlasıyla hissettiğimiz yükü bu sözleriyle iyice arttırıyor. Gelelim bu hastamızın şikâyetine. Bazen hastalığının adını söylerken bile hastalarımız sıkılır. Mesele tıbbi bir terimi ifade edememek değilde bu hastalığı tanımlamak zor olabiliyor onlar için. Yine içsel bir sıkıntı ile ifade ediyor hastalığın adını. Tıbbın paylaşılamayan ama hep bu yüzden de hep ortada da kalan hastalıklarından, Pyoderma Gangrenosum… Tıp tarihinde ilk olarak 1916 yılında Louis Brocq tarafından ‘phagedenisme geometrique’olarak tanımlanan bu hastalık sonraki yıllarda Brunsting ve arkadaşları tarafından Pyoderma Gangrenosum olarak adlandırılmıştır. Karakteristik lezyonu ağrılı, deriden kabarık, düzensiz sınırlı, koyu kırmızı veya viyolase renkli, nekrotik ülserdir. Brocq zamanından bu zamana yine tıbbın paylaşılamayan çocuğu olmuştur. Paylaşılmayan çocuğu diyorum çünkü dermotoloji ve kalp damar hastalıkları uzmanları tanıları koyabiliyor olmazsa olmazımız romotologlar ile beraber tanı koyma uzmanlık alanları iyice çeşitleniyor. Bu hastamızda da durum öyle olmuş. Çeşitli uzmanlık alanlarından aldığı tanı ve tedavilerden sonra karşımızda. Elbet ayırıcı tanı kriterlerine göre diğer olası tanılardan ayrıştırmak biz hekimlerin görevi olsa da bazen çok farklı yaklaşımlar olabiliyor.


Pyoderma gangrenosum, nadir görülen, ülserlerle karakterize, inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Lezyonlar, ülseratif kolit, Crohn hastalığı, gibi sistemik hastalıklarla birlikte veya altta yatan hastalık olmaksızın tek başına da görülebilir. Majör Kriterler, kenarları menekşe renginde inflamatuar lezyonların oluşması Ayırıcı tanıdaki hastalıkların dışlanması (venöz ve arteriyel ülserler, vaskülitler). Benzer klinik bulgular varlığında, diğer olası hastalıkları dışlamak için ayrıntılı öykü, fizik muayene, deri biyopsileri, kültür ve laboratuvar testleri gerekmektedir. Tedavisinde, lokal ülser bakımının yanı sıra, topikal ve sistemik tedaviler uygulanmaktadır Diğer hastalıkların dışlanması ve doğru teşhis koymak her hastalıkta olduğu gibi bu hastalıkta da çok önemli oluyor. PG’da spesifik ve her durumda etkili standart bir tedavi seçeneği bulunmamaktadır. Tedavi lezyonların sayısına, karakterine ve şiddetine, yayılım ve yeni lezyon oluşum oranına, eşlik eden hastalığa, hastanın tıbbi durumuna ve toleransına göre değişmektedir. PG tedavisinde amaç; lezyonları ve ilişkili hastalıkları uzun süreli ve en az yan etkiyle kontrol altına almaktır. Bu hastada amacımız şiddetli ağrıyı azaltmak, lezyonu kontrol altında tutmaktı. Detaylı anemnez aldıktan ve tetkiklerin değerlendirilmesinden sonra tedavi sürecimiz başladı. Zor bir hastalık ve yorulmuş bir hasta vardı karşımızda. Süreci planladık, tüm ilaçları düzenledik. Multidisipliner olarak yaklaştık. Pyoderma gangrenozum,tanısı zor ve patogenezi tam olarak açıklanamamıştır. Pyoderma gangrenozum romatolog, dermatolog, damar cerrahi ve iç hastalıkları uzmanlarını ilgilendiren disiplinlerarası bir konudur ve tanı-tedavi başarısı bu faktörlere bağlıdır. Pyoderma gangrenozumda immün sistem ve özellikle nötrofil fonksiyon bozukluklarına yönelik yapılacak ayrıntılı çalışmalar bu hastalığın daha iyi anlaşılmasını sağlayacak ve sürece ışık tutacaktır. Bizde hastamızı çeşitli uzmanlık alanları olan meslektaşlarımız ile değerlendirdik. Kendisi şimdi çok daha iyi ve daha sağlıklı hissediyor. Gerçekten mutlu ve umut dolu…

Hastalarımız genellikle birçok meslektaşımızı ziyaret ettikten sonra en son bizimle iletişim kurmuş oluyor. “Hep bu en son olmak, son umudumuzsun hocam olmak” hissettiğimiz manevi sorumluluğu daha da arttırıyor. Kendi uzmanlık alanlarımızın yanı sıra diğer uzmanlık alanları ile ilgili okumalar yapmak gerekiyor. Hastamızın nesi olduğundan ziyade nesi olmadığını anlayabilmek için bu gerekli oluyor. Her hasta o kadar biricik ve eşsiz ki bu yaklaşımla yaklaşmak belki de tedavinin en büyük başarılarından. Hastaya, dokunmak onları anlamak önemli. Yüksünmeden, tiksinmeden empati ile yaklaşmak belki de en büyük başarıların ilk adımı. Onlarda muzdarip acıdan, korkudan yaraları varsa kokusundan, akıntısından… Vücut zihnin söylediği her şeyi duymaktadır. Sadece psikiyatri kliniklerinde değil bazen bize başvuran hastalarından fiziksel yaraları, fiziksel acıları ruhlarında derin yaralar açabilmiş oluyor. Çoğu zaman farklı acı ve hikâyelere tanıklık ediyoruz.


Bu hasta ne ilk vakaydı ne de son vaka olacak. İnsanlıkla beraber maalesef hastalıklar da hep var olacak. Bizim amacımız, mümkün olduğu kadar ortaya çıkmasını engelleyebilmek, ortaya çıkmışsa tedavi edebilmek ve elimizden geldiğince şifaya aracı olabilmek. Tüm insanlığa sağlıklı sıhhatli bir ömür diliyorum…

 

Yara Hastalıkları ve Tedavileri için ayrıntılı bilgiye ulaşmak için lütfen tıklayınız  

Yara hastalığı ve "tedavisi yok, bu hastalıkla yaşamaya alış"  denilen hastaların tedavi sonrası yorumlarını okumak için lütfen tıklayınız  

Prof. Dr. Ahmet AKGÜL'ün özgeçmişine ulaşmak için lütfen tıklayınız

İletişim ve Randevu için lütfen tıklayınız   

Yasal Uyarı

Bu sitenin içeriği ziyaretçilerini bilgilendirmeye yönelik hazırlanmış olup sağlıkla ilgili konularda tıbbi teşhis, tedavi veya reçete bilgisi özelliği taşımaz. Site, sağlıkla ilgili tüm konularda en doğru bilginin hastayı muayene eden doktorundan öğrenilebileceğini savunur. Sitedeki bilgiler bu amaçla kullanılmamalıdır. Bu bilgilerin yanlış anlaşılması veya kullanılmasından doğabilecek mağduriyetlerden bu site sorumlu tutulamaz.Bu sitedeki bilgileri kopyalama, nakletme veya diğer kullanımlar kesinlikle yasaktır. Web sitesindeki bilgilerin kullanımı 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu hükümlerine ve site sahibinin iznine bağlıdır. Tüm kullanıcılar yukarıda belirtilen yasal uyarıyı tamamen ve çekincesiz olarak kabul etmiş sayılırlar.